Eğitim mi Siyasetten Siyaset mi Eğitimden?

Eğitim mi Siyasetten Siyaset mi Eğitimden?

Müge Bakioğlu

Sınırlanan her şey gibi, eğitimde sınırlar altında boğulmaya çok zaman öncesinde başladı. Devletin kontrolsüz gücü henüz sınırlanmamışken bile, eğitim sağlama tekeli olmamasına rağmen, kendi otoritesine karşı risk oluşturacak her oluşumu sonlandırma yetkisine malikti. Siyaset,  kimi zaman bir hakimin elindeki tokmağa, kimi zaman meclis kürsüsüne vurulan bir yumruğa dönüşen sihirli bir değnekti. Öyle ki her alana egemen, her alanda en iyiyi bilen ama iktidar hırsından, sadece kendini değil tebaanın her bir üyesini uçuruma sürükleyecek kadar kör eden bir değnek. Kökleri Magna Carta’ya dayanan otoriteyi sınırlama düşüncesi, eyleme geçtiğinde dahi devlet Leviathan isminden bir an bile feragat etmemişti. 19. yüzyılın sosyalist düşünce bütününde doğan, önceleri Keynesyen ekonominin kucağında rahat, sonrasında ise kapitalist ekonomiye rağmen "demokratik sosyalizm” adı altında hem liberalleri sakinleştiren hem de artık ‘olmazsa olmaz’ hizmetleri sağlayan refah devleti kavramıyla, her şeyin düzenleyicisi ‘devlet’ anlayışı da pekişmiş oldu. Böylece eğitim ve siyaset, birbirinden kopmayacak iki alan olarak bütünleşti. Zorunlu okullaşma ve eğitim tekeli devlete sorgusuz sualsiz tamamen devredildiğinde ise eğitim, siyasetin hamiliğine kalmıştı. Böylece siyaset çocukları duvarlar arkasına hapsetmiş, çocuklar da eğitimle beraber solmaya, rengini kaybetmeye başlamıştı. Sonunda ise bu küçük önemsiz "hikaye”, A Nation at Risk raporunun "toplumumuzun eğitim kurumları, hem ulus hem birey olarak geleceğimizi tehdit eden mediokrasi yapılanması tarafından aşındırılmakta.” olduğu yargısında ne kadar haklı olduğunun bir kanıtı haline geldi.

            Hikayeleri bir kenara bırakıp var olan pratiği irdelemeye başlarsak; eğitim ve siyaset neden iç içe sorusu önümüze temel basamak olarak çıkıyor, cümlenin sonu ise kaçınılmaz olarak ekonomi ile bitiyor. Mevcut sistem, halk, ekonomi ve tüm ilişkileri düzenleyen devlet üzerine kuruluysa, ilerleme, gelişme, kalkınma günlük retoriğin en çok kullanılan terimleriyse, siyaset ekonominin sihirli değneği haline çoktan gelmiş demektir. Dolayısıyla eğitim de siyasetin arka bahçesi…  Oysa devlet ve ekonomi okula gitmez ama okulu düzenler, hastaneye gitmez ama hastaneyi düzenler, parkta gezmez ama parkları bile düzenler. Yani kamuya ait ne varsa kamu/sal olmayan herkes/her şey tarafından düzenlenir. Çünkü en iyiyi bilirler, ihtiyacı belirlerler ve asli görevinin bu ihtiyaca cevap bulmak olduğu kanaatindedirler. Oysa ihtiyacın temel birimi objeler değil insanlardır. Bireylerin kişisel alanları yokmuş gibi, özgür seçim yaptıkları hissiyle doldurulmuş yapay ortamlarda, bu kişiler sistemin ihtiyaçları doğrultusunda geleceğe hazırlanır. Eğer şanslılarsa 25 yaşında kalifiye eleman olarak piyasanın nesnesi olur, eğer değillerse toplumun alt tabakalarında, ne siyasetin ne ekonominin hatta ne de kamunun gündeminde yer alırlar. İşte böylece insan, ekonominin askeri olur.

            İnsana sadece ekonomik ihtiyaç olarak bakılmıyor elbette. Ne de olsa insanın ‘kullanım sahası’ o kadarla sınırlı değil. Fransız devrimiyle girdiğimiz ulus devletler çağında, inşa birimi olarak insan yeniden şekillendirilmesi gereken birer tuğla işlevindedir. Bu nedenledir ki, her büyük toplumsal değişimden sonra, köklü eğitim reformları, eğitim devrimleri hatta eğitim darbeleri gerçekleştirilir. En bilindik örnekleri ele alalım; bu değişimler Fransa’da Napoloen, Almanya’da Hitler, Rusya’da Lenin, Hindistan’da Ghandi, Mısır’da Nasır, İran’da Humeyni ve Türkiye’de Atatürk tarafından faaliyete geçirilmişti. Her bir liderin farklı ideolojik ajandası olmasına rağmen, el atılan ilk kurumlardan biri okullar oldu. Çünkü her ideoloji çizdiği gelecek çerçevesinin içini dolduracak, faaliyetleri üstlenecek, sistemi üretecek ve sonunda devamlılığını sağlayacak kitlelere ihtiyaç duyar. Toplumsal bağlamda boş levha sahibi çocuklar, bu vizyonun taşıyıcısı olarak seçilip, milli, dini, ahlaki varsayımlarla dolduruluyor ve sistemi sürekli kılmak için yeni değerler dünyası oluşturmaya yönlendiriliyorlar. Toplumlar ulusalcılık çerçevesinde, aslında hiçbir zaman var olmamış, asla da var olamayacak "paylaşılan değerler” üzerine inşa edilmiş, B. Anderson’ın kavramsallaştırdığı gibi, hayali cemaat türevlerinin eyleme geçirilmiş haliydi. Varsayıma ne kadar fazla insan inandıysa, o kadar insan o denli tek tipleşti, siyasete boyun eğdi, birey eski günlerine döndü ve tebaa olmaya devam etti. Böylece hem otorite, hem ekonomi bütünlük içinde hareket eden kitlelerine, kelimenin daha dolgun anlamıyla, yığınlarına kavuştu. İşte böylece insan, ideolojinin asker oldu.

            Oysa işin en başında bizim tasavvurumuz neydi? Zihinlerimize kazınmış tüm algılar silindiğinde, eğitim neden bir başka parlıyordu insanın gözüne? Hatta içini sonradan doldurduğumuz eğitim kavramını da bir kenara bıraksak, insanı insan yapan şey kalsa bir tek, merak etme ve öğrenme arzusuna odaklansak ve az önce bahsettiğim tüm kurguyu düşünsek yine, eğitim kavramının güzelliğini bozduğumuz konusunda oydaşmaz mıydık? İnsanlığın öğrenmekle, keşfetmekle, kendini ve evreni anlamakla, ne olduğundan bağımsız bir şeyler yaratabilme yeteneğiyle gurur duyduğu günler vardı. Oysa şimdilerde kurgunun içinde hangi alanda durduğundan bağımsız, özünü besleyen duygulardan uzak, törpülenmiş, yeniden şekillendirilmiş kurşun askerler var. Sanki bir şeylerin askeri olmadan yaşanamazmış gibi, özgür zihinler, özgün kişilikler yeniden vücut bulamazmış gibi, okullara, eğitim kurumlarına riayet etmemek bilimi sorgulamak demekmiş gibi...

İşte bu yüzden ‘Eğitim siyaseti nedir?’ sorusuna cevap arayan her platform,  ‘Eğitimi siyasetten nasıl kurtarırız?’ sorusuna geçmeden önce, ilk soruyu durulması gereken durak olarak görecek, biraz da kötümser bir bakış açısıyla, bu durağı belki de hiç terk edemeyecek! Çünkü platformun üzerinde duran her birey, her aktör, her kurum, her örgüt çoktan eğitimin zihinsel müdahalesine maruz kalmış olacak.  

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmadı!
™ Web-IM - Powered by Ket Kolektif